ULUSLARARASI KORUMA STATÜSÜ VE BAŞVURU SÜRECİ

Uluslararası koruma; uluslararası ve ulusal mevzuatta belirtildiği şekilde ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncesinden dolayı haklı sebeplere bağlı olarak zulme uğrama korkusu içinde bulunan ve vatandaşı olduğu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da haklı sebeplere bağlı olarak yararlanmak istemeyen ya da önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan ve oraya dönemeyen veya dönmek istemeyen yabancılar  ile bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesi dışında bulunan, oraya dönemeyen veya zulme uğrama korkusu nedeniyle dönmek istemeyen vatansız kişilere sağlanan statüdür.   Bu statüden yararlanabilmenin ilk koşulu; meydana gelen olaylar nedeniyle ve bu olaylar sonucunda, haklı gerekçelere dayanan zulüm korkusudur. Zulüm korkusunun nedeninin, ilgilinin ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncelerine dayanması gerekmektedir. Zulüm kavramının ilgilinin yaşamı, özgürlüğü, ayrımcılığa maruz kalması vb. gibi kişinin hayatını  çekilmez duruma sokan nesnel durumları ifade edebileceği gibi, kişi yönünden öznel olarak değerlendirilebilecek durumları da kapsayabileceği kuşkusuzdur.   Bu nedenle,  uluslararası koruma başvurusu halinde ortada halı sebeplere dayanan zulüm korkusunun olup olmadığının değerlendirilmesi, bu değerlendirmenin de nesnel ve öznel durumlar göz önüne alınarak yapılması gerekmektedir. 1 ULUSLARARASI KORUMA TÜRLERİ   Türk Hukukunda uluslararası koruma türleri 3’e ayrılmıştır. Bunlar; mülteci, şartlı mülteci ve ikincil korumadır. Mülteci 6458 sayılı yasanın 61. maddesine göre mülteci : Avrupa ülkelerinde meydana gelen olaylar nedeniyle; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncelerinden dolayı zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen yabancıya veya bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen vatansız kişiye statü belirleme işlemleri sonrasında mülteci statüsü verilir. Yabancının korktuğu zulüm yaşam hakkı, özgürlük hakkı, ayrımcılığa tabi tutulma gibi nesnel olabileceği gibi öznel bir sebep de olabilir. Danıştay bu konuda her bireyden her olay karşısında aynı davranmasının beklenilmeyeceği görüşündedir. Yani bir olaydan ötürü bir yabancının bir korku duymaması farklı bir yabancının da korku duymaması gerektiği anlamına gelmeyecektir. Önemli olan yabancının mülakat sırasında korktuğu zulüm duygusunu makul düzeyde ortaya koyabilmesidir. Yabancının beyanlarında ve duygularında inandırıcı olması gerekir. Dolayısıyla aynı olaydan dolayı uluslararası korumaya başvuru yapan iki yabancının başvuruları birbirlerinden farklı neticelendirilebilir.2 Şartlı Mülteci 6458 sayılı yasanın 62. maddesine göre  şartlı mülteci: Avrupa ülkeleri dışında meydana gelen olaylar sebebiyle; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncelerinden dolayı zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen yabancıya veya bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen vatansız kişiye statü belirleme işlemleri sonrasında şartlı mülteci statüsü verilir. Üçüncü ülkeye yerleştirilinceye kadar, şartlı mültecinin Türkiye’de kalmasına izin verilir. İkincil Koruma 6458 sayılı yasanın 63. maddesine göre  ikincil koruma:  Mülteci veya şartlı mülteci olarak nitelendirilemeyen, ancak menşe ülkesine veya ikamet ülkesine geri gönderildiği takdirde; ölüm cezasına mahkûm olacak veya ölüm cezası infaz edilecek, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye maruz kalacak, uluslararası veya ülke genelindeki silahlı çatışma durumlarında ayrım gözetmeyen şiddet hareketleri nedeniyle şahsına yönelik ciddi tehditle karşılaşacak  olması nedeniyle menşe ülkesinin veya ikamet ülkesinin korumasından yararlanamayan veya söz konusu tehdit nedeniyle yararlanmak istemeyen yabancı ya da vatansız kişiye, statü belirleme işlemleri sonrasında ikincil koruma statüsü verilir   ULUSLARARASI KORUMA STATÜSÜNE BAŞVURU YAPAMAYACAKLAR Başvuru sahibi;  Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği dışında, diğer bir Birleşmiş Milletler organı veya örgütünden hâlen koruma veya yardım görüyorsa, ikamet ettiği ülke yetkili makamlarınca, o ülke vatandaşlarının sahip bulundukları hak ve yükümlülüklere sahip olarak tanınıyorsa,  Sözleşmenin(Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair 1967 Protokolüyle değişik 28/7/1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme) 1 inci maddesinin (F) fıkrasında belirtilen fiillerden suçlu olduğuna dair ciddi kanaat varsa uluslararası korumadan hariçte tutulur. Başvuru sahibinin, uluslararası koruma başvurusu yapmadan önce, Türkiye dışında hangi saikle olursa olsun zalimce eylemler yaptığını düşündürecek nedenler varsa yine uluslararası korumadan hariçte tutulur. Bununla beraber kamu düzeni veya kamu güvenliği açısından tehlike oluşturduğuna dair ciddi emareler bulunan yabancı veya vatansız kişi ile  Sözleşmenin 1 inci maddesinin (F) fıkrasında belirtilen fiillerden olmayan, fakat Türkiye’de işlenmesi hâlinde hapis cezası verilmesini gerektiren suç veya suçları daha önce işleyen ve sadece bu suçun cezasını çekmemek için menşe veya ikamet ülkesini terk eden yabancı veya vatansız kişi, ikincil korumadan hariçte tutulur. Başvuru sahibinin uluslararası korumadan hariçte tutulması, hariçte tutma nedenlerinden herhangi birinin diğer aile üyeleri için oluşmaması şartıyla, başvuru sahibinin aile üyelerinin de hariçte tutulmasını gerektirmez.   BAŞVURU Uluslararası koruma başvuruları valiliklere bizzat yapılır. Başvuruların ülke içinde veya sınır kapılarında kolluk birimlerine yapılması hâlinde, bu başvurular derhâl valiliğe bildirilir. Başvuruyla ilgili işlemler valilikçe yürütülür. Her yabancı veya vatansız kişi kendi adına başvuru yapabilir. Başvuru sahibi, başvuruları aynı gerekçeye dayanan ve kendisiyle birlikte gelen aile üyeleri adına başvuru yapabilir. Bu durumda, ergin aile üyelerinin, kendi adlarına başvuruda bulunulmasına yönelik muvafakati alınır. Makul bir süre içinde valiliklere kendiliğinden uluslararası koruma başvurusunda bulunanlar hakkında; yasa dışı girişlerinin veya kalışlarının geçerli nedenlerini açıklamak kaydıyla, Türkiye’ye yasal giriş şartlarını ihlal etmek veya Türkiye’de yasal şekilde bulunmamaktan dolayı cezai işlem yapılmaz. Başvuru sahibi kayıt esnasında kimlik bilgilerini doğru olarak bildirmek ve varsa kimliğini ispatlayacak belge ve seyahat dokümanlarını yetkili makamlara teslim etmekle yükümlüdür. Bu yükümlülüğün yerine getirilmesini sağlamak amacıyla, başvuru sahibinin üzerinde ve eşyalarında kontrol yapılabilir. Kayıt esnasında başvuru sahibinin kimliğine ilişkin belge olmaması hâlinde, kimlik tespitinde kişisel verilerinin karşılaştırılmasından ve yapılan araştırmalardan elde edilen bilgiler kullanılır. Kimlik tespit araştırmaları sonucunda da kimliğine dair bilgi elde edilememesi hâlinde, başvuranın beyanı esas alınır. Kayıt esnasında; başvuru sahibinin menşe veya ikamet ülkesini terk etme sebepleri, ülkesini terk ettikten sonra başından geçen ve başvuru yapmasına neden olan olaylar, Türkiye’ye giriş şekli, kullandığı yol güzergâhları ve vasıta bilgileri, daha önceden başka bir ülkede uluslararası korumaya başvurmuş veya korumadan yararlanmışsa, bu başvuru veya korumaya ilişkin bilgi ve belgeleri alınır. Başvuru sahibine mülakat zamanı ve yeri kayıt esnasında bildirilir.  Kamu sağlığını tehlikeye düşürebileceği değerlendirilen başvuru sahibi sağlık kontrolünden geçirilir. Yabancının Türkçe bilmemesi halinde kurumda bulunan tercümanlar yabancıya tercümanlık hizmeti de verecektir.    KİMLERİN BAŞVURUSU KABUL EDİLEMEZ? Başvuru sahibi; farklı bir gerekçe öne sürmeksizin aynı başvuruyu yenilemişse, kendi adına başvuru yapılmasına muvafakat verdikten

TÜKETİCİ HAKEM HEYETİNE BAŞVURU USULÜ

  A-  TÜKETİCİ HAKEM HEYETİ NEDİR?   Tüketici Hakem Heyeti; Gümrük ve Ticaret Bakanlığı tarafından, tüketici işlemleri ile tüketiciye yönelik uygulamalardan doğabilecek uyuşmazlıklara çözüm bulmak amacıyla kurulan ve yine bakanlık tarafından yetki alanı ve iş bölümü belirlenen heyetlerdir.   Bu aşamada tüketici hakem heyetinin görev alanına hangi konuların girdiğini tespit edebilmek için tüketici işleminin tanımını yapmak faydalı olacaktır. 6502 Sayılı Tüketicinin Korunmasına Dair Kanuna göre tüketici işlemini: Mal veya hizmet piyasalarında kamu tüzel kişileri de dâhil olmak üzere ticari veya mesleki amaçlarla hareket eden veya onun adına ya da hesabına hareket eden gerçek veya tüzel kişiler ile tüketiciler arasında kurulan, eser, taşıma, simsarlık, sigorta, vekâlet, bankacılık ve benzeri sözleşmeler de dâhil olmak üzere her türlü sözleşme ve hukuki işlemi ifade eder.1   Tüketici hakem heyetleri, tüketicilerin tarafı olduğu ayıplı mal ve hizmetler, taksitle satış sözleşmeleri, tüketici kredisi sözleşmeleri, konut finansmanı sözleşmeleri, ön ödemeli konut satış sözleşmeleri, iş yeri dışında kurulan sözleşmeler, mesafeli sözleşmeler, devre tatil ve uzun süreli tatil hizmeti sözleşmeleri, paket tur sözleşmeleri, abonelik sözleşmeleri, eser, taşıma, simsarlık, sigorta, vekâlet ve bankacılık sözleşmeleri gibi her türlü tüketici sözleşmeleriyle satış sonrası hizmetler ve garanti belgesi uygulamalarından kaynaklanan uyuşmazlıklar hakkında karar verirler.2   TÜKETİCİ HAKEM HEYETİNİN ÜYELERİ   Başkanlığı illerde ticaret il müdürü, ilçelerde ise kaymakam veya bunların görevlendireceği bir memur tarafından yürütülen tüketici hakem heyeti; a) Belediye başkanının konunun uzmanı belediye personeli arasından görevlendireceği bir üye, b) Baronun, mensupları arasından görevlendireceği bir üye, c)Satıcının tacir olduğu uyuşmazlıklarda ticaret ve sanayi odasının ya da bunların ayrı ayrı örgütlendiği yerlerde ticaret odasının; satıcının esnaf ve sanatkâr olduğu uyuşmazlıklarda, illerde esnaf ve sanatkârlar odaları birliğinin, ilçelerde ise en fazla üyeye sahip esnaf ve sanatkârlar odasının görevlendireceği bir üye, ç) Tüketici örgütlerinin kendi aralarından seçecekleri bir üye, olmak üzere başkan dâhil beş üyeden oluşur. Başkan ve üyelerin yedekleri de ayrıca belirlenir. PARASAL SINIR ve YETKİLİ TÜKETİCİ HAKEM HEYETİNİN TESPİTİ Taraflar, hakem heyetlerine ancak belli bir miktarın altındaki uyuşmazlıklar için başvurulabilir. Bu miktar her yıl güncellenmektedir. 2025 yılı için 000 (yüz kırk dokuz bin)  Türk Lirası altında bulunanuyuşmazlıklarda İlçe veya İl Tüketici Hakem Heyetlerine başvuru yapılması zorunludur. Bunun üzerindeki uyuşmazlıklar için tüketici hakem heyetlerine başvuru yapılamaz.   Uyuşmazlık değerinin döviz cinsinden olması durumunda, söz konusu değer başvuru tarihindeki Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının belirlediği efektif döviz satış kuru esas alınarak Türk Lirasına çevrilir.   Başvurunun, tek bir uyuşmazlıkla ilgili olması ve uyuşmazlık konusunun bu maddede belirtilen parasal sınırı aşması halinde, sınırı aşan kısımdan feragat edilerek tüketici hakem heyetine başvuru yapılabilir. Parasal sınırı aşan kısım için tekrar tüketici hakem heyetine başvuru yapılamaz.   Yetkili tüketici hakem heyeti ise, tüketicinin yerleşim yerinin bulunduğu veya tüketici işleminin yapıldığı yerdeki tüketici hakem heyetidir. Tüketici hakem heyetinin bulunmadığı yerlerde ise başvurular o yerdeki kaymakamlığa yapılabilir. Yapılan bu başvurular, kaymakamlıklarca gereği yapılmak üzere Bakanlıkça belirlenen yetkili tüketici hakem heyetine iletilir.   D-  TÜKETİCİ HAKEM HEYETİNE NASIL BAŞVURULUR?   Tüketici hakem heyetine yapılan başvurular şahsen veya avukat aracılığıyla, elden, posta yoluyla veya elektronik ortamda e-Devlet kapısı üzerinden Tüketici Bilgi Sistemi ile yapılır.   Başvuru, başvuru sahibinin; adı, soyadı veya unvanı, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için T.C. kimlik numarası, diğer ülke vatandaşları için pasaport numarası ya da yabancı kimlik numarası, başvuru sahibinin tüketici olmaması durumunda ise vergi kimlik numarası, adresi ve varsa diğer iletişim bilgileri ile varsa vekilinin adı, soyadı, vergi kimlik numarası ile adresi, uyuşmazlık konusu, talebi ve Türk Lirası cinsinden uyuşmazlık değeri ile şikayet edilene ilişkin bilgilerin olduğu bir dilekçe ve varsa delil oluşturan ilgili belgelerle birlikte tüketici hakem heyetine yapılır. Özellikle bu aşamada tüketicinin almış oluğu ürün veya hizmet ile ilgili faturayı sunması önemlidir.   Elektronik ortamda e-Devlet kapısı üzerinden yapılan başvuruların Tüketici Bilgi Sistemi ile yapılması zorunludur. Bu başvuruların geçerli olabilmesi için uyuşmazlıkla ilgili başvuru formunun eksiksiz olarak doldurulması, varsa bilgi ve belgelerin Tüketici Bilgi Sistemine yüklenmiş olması gerekir.   Tüketici hakem heyetlerine şahsen veya posta yoluyla yapılacak yazılı başvurularda kullanılacak başvuru formuna aşağıda yer alan linkten ulaşabilirsiniz.3   Başvuruda bulunması gereken zorunlu bilgilerde eksiklik ya da tutarsızlık bulunması durumunda, tüketici hakem heyeti başkanı tarafından yazılı olarak yedi gün süre verilmek suretiyle başvuru sahibinden ek bilgi veya belge istenir. TÜKETİCİ HAKEM HEYETİNİN DOSYAYI İNCELEMESİ   Tüketici hakem heyetleri incelemeleri genel olarak dosya üzerinden yapar. Gerekli görülmesi halinde tüketici hakem heyetleri tarafından ayrıca taraflar ve bilirkişi dinlenebilir.   Tüketici hakem heyetleri, uyuşmazlık konusuna ilişkin her türlü bilgi ve belgeyi taraflardan, ilgili kişi, kurum ve kuruluşlardan isteyebilir. İstenen bilgi ve belgelerin sunulması için tebliğ tarihinden itibaren en fazla 30 gün süre verilir. İstenilen bilgi ve belgelerin verilen süre içinde sunulmaması halinde dosyadaki mevcut bilgi ve belgeler üzerinden karar verilir.   Tüketici hakem heyeti başkanı, çözümü özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde taraflardan birinin talebi üzerine yahut re’sen bilirkişi görevlendirebilir.   Konusu, sebebi ve tarafları aynı olan uyuşmazlık ile ilgili olarak birden çok tüketici hakem heyetine veya aynı tüketici hakem heyetine birden fazla başvuruda bulunulamaz. Aksi takdirde tüketici hakem heyeti re’sen ya da taraflardan birinin itirazı üzerine her zaman derdestliği dikkate alır. Bir uyuşmazlığa ilişkin olarak tüketici hakem heyetince verilen kararın kesinleşmişse konusu, sebebi ve tarafları kesinleşen kararla aynı olan yeni bir başvuru yapılamaz. Aksi takdirde tüketici hakem heyeti re’sen ya da taraflardan birinin itirazı üzerine her zaman kesinleşen karar ile kesin hükmü dikkate alır.2 TÜKETİCİ HAKEM HEYETİ KARARI   Tüketici hakem heyeti, uyuşmazlık ile ilgili karar verirken tarafların talebiyle bağlıdır. Ancak başvurunun yapıldığı tarihte uyuşmazlık miktarının tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olmadığı durumlarda, başvuru sahibinin hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktarı belirtmesi ve inceleme sürecinde uyuşmazlık miktarının bilgi veya belgelerle tam olarak tespit edilmesi halinde talep edilen miktardan daha fazlasına veya azına karar verilebilir. Verilen kararın her hâlükârda parasal sınır dâhilinde olması gerekir.4 Tüketici hakem heyeti kararında uyuşmazlık bedelinin ve başvuru sahibinin talebinin Türk Lirası cinsinden belirtilmesi zorunludur. Tüketici hakem heyeti kararı tarafları bağlar.   Başvuruya konu uyuşmazlığın, tüketici hakem heyeti tarafından karar verilene kadar çözümlenmesi ve bu durumun ispatına yönelik bilgi veya belgelerin tüketici hakem heyetine iletilmesi durumunda, tüketici hakem heyeti uyuşmazlığın konusuz kalması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına karar verir.   Tüketici Hakem Heyeti kararında maddi hata bulunması durumda yani tarafların kimlik bilgilerine, ticaret unvanlarına ait yazım yanlışlıkları, ifade

TANIK DİNLENMEDEN HÜKÜM KURULMASI

TANIK DELİLİNE DAYANAN TARAFIN TANIKLARI İLE HAZIR BULUNAN TANIKLAR DİNLENMEDEN HÜKÜM KURULMASI Tanıklık, davanın tarafları dışındaki kişilerin davayla ilgili bir vakıa hakkında, dava dışında bizzat edinmiş oldukları bilgiyi mahkemeye bildirmeleridir. Tanık ise, davada taraflar arasında çekişmeli olan, geçmişte meydana gelmiş olaylar ve durumlarla ilgili sahip olduğu bilgi ve algılarını  mahkemeye aktaran kişidir. Görüldüğü üzere tanık, mutlaka davanın tarafları dışında üçüncü bir kişi konumunda bulunmalıdır. Tanık, kural olarak davanın tarafı değildir. Tanık, sadece gördükleri ve duyduklarını aktarır; tanığa görüşü sorulmaz. Bu nedenle tanık olayları yorumlayamaz ve bu yönüyle bilirkişiden ayrılmaktadır.( Medenî Usûl Hukukunda Tanık ve Tanıklık* Av. Fatih KARAMERCAN*2018/3 Ankara Barosu Dergisi) Tanık delili diğer delillere oranla daha zayıf bir delildir. Çünkü tanığın görmüş olduğu bir olayı tamamen hatırlayabilmesi güçtür. Tanık beyanının değeri, tanığın edindiği bilgiyi her türlü bozucu tesirden uzak olarak tam ve dürüst bir şekilde alma kabiliyetine ve gerçeği olduğu gibi söyleme niyet ve iradesine bağlıdır. Tanığın doğruyu söyleyip söylemediğinin değerlendirmesi  mahkemenin  takdirindedir. Hakim tanığı dikkatli bir şekilde sorgulamalıdır. Hakim hüküm kurarken bir tanığın ifadesine neden itibar ettiği veya etmediğini gerekçelendirmek zorundadır. (1) HMK’nun “Tanığın davet edilmesi” başlıklı 243. Maddesi  “(1) Tanık davetiye ile çağrılır. Ancak, davetiye gönderilmeden taraflarca hazır bulundurulan tanık da dinlenir. Şu kadar ki, tanık listesi için kesin süre verildiği ve dinlenme gününün belirlendiği hâllerde, liste verilmemiş olsa dahi taraf, o duruşmada hazır bulundurursa tanıklar dinlenir. (2) Davetiyenin duruşma gününden en az bir hafta önce tebliğ edilmiş olması gerekir. Acele hâllerde tanığın daha önce gelmesine karar verilebilir. (3) Tanığı davet, gerektiğinde telefon, faks, elektronik posta gibi araçlardan yararlanılmak suretiyle de yapılabilir. Ancak, davete rağmen gelmemeye bağlanan sonuçlar, bu durumda uygulanmaz” şeklinde düzenlenmiştir. Taraflar yargılamada ileri sürdükleri iddialarını ispat etmek hakkına sahiptirler. “Silahların eşitliği”  ilkesi gereğince taraflar bu haktan eşit bir şekilde yararlanırlar. Tanık beyanı da bir ispat aracıdır.  Buna rağmen bazen mahkemeler, tanık beyanının hükme etki etmeyeceği gerekçesiyle tanık deliline dayanmış olan tarafın tanıklarını dinlemeden veya hazır bulunan tanıkları dinlemeden hüküm kurmaktadırlar. Bu durum tarafların hak arama özgürlüğü kapsamında adil yargılanma ve hukuki dinlenilme hakkını zedelemektedir. İzah edilirse; HMK  “Hukuki Dinlenilme Hakkı” başlıklı  27. Maddesi “ (1) Davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler. (2) Bu hak; a) Yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını, b) Açıklama ve ispat hakkını, c) Mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini, içerir.” şeklinde düzenlenmiştir. Bu maddenin gerekçesi şu şekildedir: Hukukî dinlenilme hakkı, Anayasa’nın 36. maddesinde ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının en önemli unsurudur. Zira, insan onurunun yargılamadaki zorunlu bir sonucu olarak, yargılama süjelerinin, yargılamada şeklen yer almaları dışında, tam olarak bilgi sahibi olmaları, kendilerini ilgilendiren yargılama konusunda açıklama ve ispat haklarını tam ve eşit olarak kullanmaları ve yargı organlarının da bu açıklamaları dikkate alarak gereği gibi değerlendirme yapıp karar vermesi gereklidir. Hukukî dinlenilme hakkı olarak maddede ifade edilen ve uluslararası metinlerde de yer bulan bu hak, çoğunlukla “iddia ve savunma hakkı” olarak bilinmektedir. Ancak, hukukî dinlenilme hakkı, iddia ve savunma hakkı kavramına göre daha geniş ve üst bir kavramdır. Bu hak, yargılamanın tarafları dışında, müdahiller ve yargılama konusu ile ilgili olanları da kapsamına almaktadır. Ancak, her yargılama süjesi kendi hakkıyla bağlantılı ve orantılı olarak bu hakka sahiptir. Hakkın temel unsurları maddede tek tek belirtilmiş, böylece uygulamada bu temel yargısal hak konusundaki tereddütlerin önüne geçilmesi amaçlanmıştır. Bu çerçevede, öncelikle tarafların gerek yargı organlarınca gerekse karşı tarafça yapılan işlemler konusunda bilgilendirilmeleri zorunludur. Kişinin kendisinden habersiz yargılama yapılarak karar verilmesi, kural olarak mümkün değildir. Bu hakkın ikinci unsuru, açıklama ve ispat hakkıdır. Taraflar, yargılamayla ilgili açıklamada bulunma, bu çerçevede iddia ve savunmalarını ileri sürme ve ispat etme hakkına ‘sahiptirler. Her iki taraf da bu haktan eşit şekilde yararlanırlar. Bu durum “silahların eşitliği ilkesi” olarak da ifade edilmektedir. Bu hakkın üçüncü unsuru, tarafların iddia ve savunmalarını yargı organlarının tam olarak dikkate alıp değerlendirmesidir. Bu değerlendirmenin de, kararların gerekçesinde yapılması gerekir. Eksik, şeklî ve görünüşte gerekçe yazılması, bu hakkın ihlâli sonucunu doğuracaktır. Yargı organları, her iki tarafın iddia ve savunmaları ile delilerini değerlendirip, hangi maddî ve hukukî sebeplerle karar verdiklerini gerekçelerine yansıtmalıdırlar. Ortaya çıkacak karar, hukukun genel ilkelerine, mevzuata ve yerleşik içtihatlara tamamen aykırı ve sürpriz sayılacak nitelikte olmamalıdır. Bu durum “sürpriz karar yasağı” olarak da ifade edilmektedir. Yargı organları özellikle yerleşik içtihatların dışında yeni bir karar verebilirler. Ancak bu konuda gerekçelerini tam ortaya koymalı ve tarafların açıklamalarını da değerlendirmelidirler. Maddede yapılan düzenlemeyle, en temel yargısal hak olarak kabul edilen ve uluslararası sözleşmelerle anayasalarda yerini bulan hukukî dinlenilme hakkı, tüm unsurlarıyla ortaya konulmuştur. Nitekim Yargıtay  7 Hukuk Dairesi  19.02.2015, 2014/15967 E.–2015/1911 K sayılı kararında  “Somut olayda davacı dava dilekçesinde tanık deliline dayanmış ve 19.02.2014 tarihli dilekçe ile delil ve tanık listesini mahkemeye sunmuştur. Davacı vekili 13.05.2014 tarihli duruşmadaki beyanında davacı işçinin fiilen giderek yasal süresi içerisinde davalı şirkete başvuruda bulunduğunu tanık dinletme deliline başvurduklarını beyan ettiği halde tanıklar davet edilip dinlenmeden 2. oturumda davanın reddine karar verilmiştir. Mahkemece, davacının fiili olarak işe başlama talebinde bulunup bulunmadığı veya ne zaman başvuruda bulunduğu hususlarının araştırılması için davacı tanıkları usulüne uygun davet edilip dinlendikten sonra talep hakkında karar verilmesi gerekirken hak arama özgürlüğü kapsamında ve adil yargılanma ve hukuki dinlenilme hakkı ihlal edilerek gösterilen deliller toplanmaksızın ve tanıklar dinlenmeksizin eksik inceleme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.” şeklinde karar vererek  mahkemece tanık deliline dayanan tarafın tanıklarının dinlenmemesinin, hak arama özgürlüğü kapsamında adil yargılanma ve hukuki dinlenilme hakkının ihlal edilmesine yol açtığına dair karar vermiştir. Yine benzer bir olayda Yargıtay 4. Hukuk Dairesi    2017/2692 E.  ,  2020/153 K. Sayılı kararında “ ÖZET :Hukuk Muhakemeleri Kanununun 243/1. maddesinde “Tanık davetiye ile çağrılır. Ancak, davetiye gönderilmeden taraflarca hazır bulundurulan tanık da dinlenir. Şu kadar ki tanık listesi için kesin süre verildiği ve dinlenme gününün belirlendiği hallerde, liste verilmemiş olsa dahi taraf, o duruşmada hazır bulundurursa tanıklar dinlenir” hükmü yer almaktadır. Dosya kapsamından, davacının dava dilekçesinde tanık deliline dayanmış olduğu, mahkemece tanık isim ve adreslerinin bildirilmesi için davacı tarafa 2 haftalık kesin süre verildiği, davacı tarafça kesin sürenin sona ermesinden sonra tanık listesinin mahkemeye sunulduğu, karar duruşmasında davacı vekilinin tanıkların duruşma salonu dışında

TAKSİRLİ SUÇLARDA ŞAHSİ CEZASIZLIK HALİ

Şahsi cezasızlık sebepleri, failin  kişisel özellikleri, ilişkileri ve belli durumlar nedeniyle cezalandırılmamasını gerektiren sebeplerdir. TCK m.167’de ceza verilmemesi sonucunu doğuran hallere “şahsi cezasızlık sebebi”, cezada indirim yapılmasını gerektiren hallere “cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebepler” denilmektedir. Şahsi cezasızlık sebebi suçun işlendiği anda mevcut olan sebeplerdir. Fail bu sebepleri bilmese dahi şahsi cezasızlık hallerinden yararlanır. Sonradan meydana gelen şahsi cezasızlık sebebinden fail faydalanamaz. Şahsi cezasızlık sebeplerinin varlığı halinde eylem suç olmaktan çıkmaz, sadece faile ceza verilmez. 5237 Sayılı TCK’NUN  22. maddesinin 6. fıkrasında; “Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir halinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir.” hükmüne yer verilmiştir. Düzenlemeye göre diğer şartların da varlığı halinde, suçun basit taksirle işlenmesi  “şahsi cezasızlık sebebi” olarak  öngörülmüşken, suçun bilinçli taksirle işlenmesi “ cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebep”  olarak öngörülmüştür. Söz konusu   fıkranın gerekçesinde “… Örneğin ülkemizde özellikle kırsal bölgelerde rastlandığı üzere, taksirli suçlarda failin meydana gelen netice itibarıyla bizzat kendisinin ve aile bireylerinin ağır derecede mağduriyete uğradıkları görülmektedir. Söz gelimi, köylü kadınların gündelik uğraşları ve hayat zorlukları itibarıyla, sayısı çok kere üç dörtten fazlasına varan küçük çocuklarına gerekli dikkati ve itinayı gösterememeleri sonucu, çocukların yaralandıkları veya öldükleri görülmektedir. Aynı şekilde meydana gelen trafik kazalarında da benzer olaylara rastlanmaktadır. Bu gibi hallerde ananın taksirli suçtan dolayı kovuşturmaya uğraması ve cezaya mahkum edilmesi, esasen suçtan dolayı evladını kaybetmesi sonucu uğradığı ızdırabı şiddetlendirmekle kalmamakta, ayrıca, ailenin tümüyle ağır derecede mağduriyete düşmesine neden olmaktadır. SÖZ KONUSU FIKRAYA GÖRE, HAKİM SUÇLUNUN DURUMUNU TAKDİR İLE CEZA VERMEYEBİLECEKTİR. ELBETTE Kİ HAKİM BU HUSUSTAKİ TAKDİRİNİ KULLANIRKEN SUÇLUNUN EKONOMİK DURUMUNU, AİLE YÜKÜMLERİNİ, SÖZ GELİMİ DİĞER ÇOCUKLARIN BAKIMINI GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURACAK, ONA GÖRE HÜKÜM KURACAKTIR. Ancak, dikkat edilmelidir ki, bu fıkranın uygulanabilmesi için fiilden dolayı münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu itibarıyla zararlı netice meydana gelmiş bulunmalıdır” denilerek şahsi cezasızlık sebeplerinin uygulanma koşulları açıklanmıştır. Düzenlemeye bakıldığında; söz konusu şahsi cezasızlık nedeninin uygulanabilmesi için her somut olay açısından ayrıca değerlendirilmesi gereken iki temel koşulun bulunması gerektiğinden bahsedilebilir:  FAİLİN TAKSİRLİ BİR EYLEMİNİN OLMASI,  FAİLİN TAKSİRLİ SUÇTAN MÜNHASIRAN KİŞİSEL VE AİLEVİ HAYATININ ETKİLENMİŞ OLMASI gerekmektedir. 1-Taksirle işlenmiş bir suç bulunmalıdır:  5237 sayılı TCY’nın 22. maddesinin 6. fıkrasının ilk cümlesinde; “taksirli hareket sonucu neden olunan netice”den bahsediliyor olması, söz konusu şahsi cezasızlık sebebinin sadece taksirli suçlarda uygulanabileceğini göstermektedir.  Bilinçli taksirin varlığı halinde ise; aynı fıkranın “bilinçli taksir halinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir” şeklindeki son cümlesi uyarınca, şahsi cezasızlık hali değil, “cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebep” söz konusu olabilecektir. 2- Meydana gelecek netice, “münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından”    etkili olmalıdır:   Buna göre, failin taksirli hareketiyle neden olduğu netice, hem bizatihi kendisi bakımından acı ve ızdırap doğurmalı, HEM DE FAİLİN CEZALANDIRILMASI FAİL VE AİLESİ BAKIMINDAN ARTIK BİR CEZANIN HÜKMEDİLMESİNİ GEREKSİZ KILACAK DERECEDE MAĞDURİYETE YOL AÇMALIDIR. Görüldüğü gibi bu koşul, üç ayrı hususu içermektedir: Bunlardan birincisi, “FAİLİN KENDİ TAKSİRLİ EYLEMİNDEN AĞIR DÜZEYDE ETKİLENMİŞ OLMASI”, başka bir deyişle, failin kendi eyleminin mağduru durumuna düşmesidir. Burada failin uğradığı mağduriyet, maddi olabileceği gibi manevi de olabilir. ( Aynı görüş öğretide de paylaşılmaktadır. Bkz. Prof. Dr. Veli Özer Özbek, TCK İzmir Şerhi, Türk Ceza Kanununun Anlamı, c. 1, 4. baskı, s.284 ) İkincisi, FAİLİN TAKSİRLİ EYLEMİNDEN “AİLEVİ DURUM” İTİBARIYLA DA ETKİLENMESİDİR. Bu koşul, fail ile taksirli suçun mağduru arasında belli derecedeki yakınlığı ifade etmektedir. Bu anlamda, üzerinde durulması gereken husus akrabalığın derecesinden çok “aile” kavramıdır. Çünkü, yasa koyucu belli derecede akrabalığı ifade eden herhangi bir kavramı değil özellikle “ailevi” kavramını tercih etmiş ve bir manada faille, mağdur arasında “aynı aileden olma ilişkisini” aramıştır. Aile ise, yasalarımızda tüm yönleriyle tanımlanmış bir kavram değildir. Bu konuyla ilgili olarak; bir yanda, aile kavramının Medeni Kanun anlamında üstsoy, altsoy ve evlilik ilişkisini kapsar şekilde yorumlanması gerektiğini savunan öğreti, diğer yanda ise ortada bir ailenin bulunup bulunmadığını değerlendirirken biyolojik gerçekten çok toplumsal gerçekliğe ağırlık veren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları bulunmaktadır. Üçüncü husus ise; TAKSİRLİ SUÇTAN “MÜNHASIRAN FAİLİN”, KİŞİSEL VE AİLEVİ HAYATININ ETKİLENMİŞ OLMASIDIR: Buradan anlaşılması gereken; taksirli hareket sonucu ailesinden birisinin zarar görmesi nedeniyle failin ziyadesiyle etkilendiği olayda, FAİLLE AİLEVİ İLİŞKİSİ BULUNMAYAN BAŞKA BİR KİŞİNİN ZARAR GÖRMEMESİDİR. Fail ve ailesi dışında bir kişinin de zarar gördüğü olaylarda ise bu fıkra hükmü uygulanamaz. Ancak başkalarının zarar görmesinden maksat, başkalarının dolaylı olarak etkilenmesi değil, olay sırasında bizzat zarar görmesidir. Buna göre, örneğin, olay sırasında eşinin yanında akrabası olmayan bir kişinin de öldüğü ya da yaralandığı durumlarda fail bu fıkradan yararlanamayacak, buna karşılık sadece eşinin öldüğü durumlarda, eşinin diğer akrabalarının bu olay nedeniyle üzülecek olmaları failin bu fıkradan yararlanmasına engel teşkil etmeyecektir. Tüm bu açıklamalar birlikte değerlendirildiğinde; yasa koyucunun “münhasıran failin kişisel ve ailevi” durumundan bahsetmiş ve “kişisel” ile “ailevi” kelimelerinin arasına “ve” bağlacını koymuş olması, ikinci koşulun gerçekleşebilmesi için belirtilen üç hususun da birlikte bulunmasının zorunlu olduğunu açıkça göstermektedir.( bkz: YCGK E. 2010/9-196, K. 2010/228, T. 23.11.2010) Soruşturma Aşamasında: 5271 sayılı CMK’nın 171/1 maddesinde şahsi cezasızlık halinin mevcudiyeti durumunda Cumhuriyet savcısının  kovuşturmaya yer olmadığına dair karar  verebileceği öngörülmüştür. Kanuni düzenlemeye göre mevcut durumda şahsi cezasızlık halinin varlığı durumunda Cumhuriyet savcısının kamu davası açıp açmama konusunda takdir hakkı bulunmaktadır.  Kovuşturma Aşamasında ise: Şahsi cezasızlık halinin bulunduğu durumlarda  5271 Sayılı CMK’nun 223. maddesinin 4. fıkrasının ( a ) bendinde; “ceza verilmesine yer olmadığına” karar verileceğini hüküm altına almıştır.   Av. Evin ÇİFTÇİ Kaynakça: Kazancı: YCGK E. 2010/9196 K.2010/228 Dr. Veli Özer Özbek, Türk Ceza Kanununun Anlamı, c. 1, 4. baskı, s.284 Türk Ceza Kanunu Gerekçesi Baran Doğan-şahsi cezasızlık sebepleri

SİGORTA BEDELİNİ ALMAK MAKSADIYLA NİTELİKLİ  DOLANDIRICILIK SUÇU (TCK m. 158/1-k)

Dolandırıcılık suçu bir kimsenin hileli hareketlerle bir başkasını aldatarak kendi veya başkasının yararına olacak şekilde hareket etmesidir. Dolandırıcılık suçu TCK  madde 157’de  “Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adlî para cezası verilir.”1 şeklinde düzenlenmiştir. TCK madde 158’de  ise dolandırıcılık suçunun nitelikli halleri sayılmıştır. Yargıtay içtihatlarına göre mal varlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; 1) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması, 2) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması, 3) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması, şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Görüldüğü üzere dolandırıcılık suçunu mal varlığına karşı işlenen diğer suçlardan ayıran en önemli özellik aldatma temeline dayanan bir suç tipi olmasıdır. Bu suç tipi yalnızca malvarlığına karşı işlenen bir suç tipi olmayıp aynı zamanda mağdurun veya zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla etkilenmektedir. Nitekim madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlâl edildiği vurgulanmıştır.2 5237 sayılı TCK’nın 157. maddesinde yalnızca hileli davranıştan söz edilmiş olmasına göre, her türlü hileli davranışın dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesi gerekmektedir. Yerleşmiş uygulamalar ve öğretideki baskın görüşlere göre ortaya konulan ilkeler göz önünde bulundurulduğunda; hile, maddi olmayan yollarla karşısındakini aldatan, hataya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika ve bunun gibi her türlü eylem olarak kabul edilebilir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi, gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı imkânlara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durum veya sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek, dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Kanun koyucu yalanı belirli bir takım şekiller altında yapıldığı ve kamu düzenini bozacak nitelikte bulunduğu hallerde cezalandırmaktadır. Böyle olunca hukuki işlemlerde, sözleşmelerde bir kişi mücerret yalan söyleyerek diğerini aldatmış bulunuyorsa bu basit şekildeki aldatma, dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmeyecektir. Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabilmesi için, bu açıklamaların doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eğilimini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte olması ve gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin eklenmiş bulunması gerekir.3 “Sigorta bedelini almak maksadıyla nitelikli dolandırıcılık” suçu ise  TCK’nin 158. maddesinin birinci fıkrasının “k”  bendi ve devamında ; “Dolandırıcılık suçunun; sigorta bedelini almak maksadıyla, işlenmesi hâlinde, iki yıldan yedi yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. “ Ancak, (e), (f), (j), (k) ve (l) bentlerinde sayılan hâllerde hapis cezasının alt sınırı dört yıldan , adli para cezasının miktarı suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olamaz”1 şeklinde hüküm altına alınmıştır. Sigorta şirketleri belli risklerin gerçekleşmesi halinde sigorta poliçesi nedeniyle hak sahibi olan şahıslara ödeme yapan kuruluşlardır. Hak sahibi olduğunu iddia ederek sigorta şirketinden sigorta bedelini hileli davranışlar ve belgelerle almak amacıyla hareket eden kişi, yukarıda belirtmiş olduğumuz maddede düzenlenen nitelikli dolandırıcılık suçunu  işlemiş olur.4 Maddenin bu kısmına ait gerekçesine göre; failin sigorta edilen veya sigorta bedelini alacak kimse olması şart olmadığı gibi sigorta  türünün de bir önemi yoktur.  Bu suçun oluşabilmesi için failin sigorta bedelini almak kastıyla hareket etmesi gerekmektedir. Dolayısıyla bu suç taksirle veya olası kastla işlenemez. Aynı zamanda bu suçun tamamlanması için failin hileli hareketlerle yarar sağlamış olması gerekmektedir. Sigorta bedelini almak maksadıyla nitelikli  dolandırıcılık  suçunda failin hangi eylemlerinin hazırlık hareketi hangi eylemlerinin ise icrai hareket kapsamında olduğunun belirlenmesi gerekmektedir. Zira yapılacak olan bu belirlemeyle tamamlanmayan bir olayda teşebbüs hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağı tespit edilecektir. TCK’nin  “Suça Teşebbüs”  başlıklı 35. Maddesi “ Kişi, işlemeyi kastettiği bir suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle tamamlayamaz ise teşebbüsten dolayı sorumlu tutulur” şeklinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre bir suça teşebbüsten bahsedebilmek için icrai hareketlere başlanılmış olması gerekmektedir. Sigorta bedelini almak maksadıyla dolandırıcılık suçunda icra hareketler  yerleşik Yargıtay içtihatlarına göre sigorta şirketine başvurmayla başlamaktadır. Sigorta şirketine başvuruncaya kadar yapılan eylemler ise hazırlık hareketi kapsamında değerlendirilmektedir. Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2020 yılında vermiş olduğu bir kararında “ Kanun koyucu hangi tür sigorta olursa olsun, ayrım yapmadan sigorta bedelinin alınması amacıyla dolandırıcılık yapılmasını nitelikli hal olarak kabul etmiştir. Bu nitelikli hâlin uygulanması için, sigorta şirketine hakkı olmayan bedeli almak için bir başvuru yapılmış olması ve hakkı olmayan bir sigorta bedelinin kısmen veya tamamen alınmış olması gerekir. Aksi halde sigorta bedelini almak için şirkete başvuruncaya kadar yapılan hareketler icrai hareket olmayıp, hazırlık hareketi niteliğinde olduğundan sigorta bedelini almak maksadıyla dolandırıcılık suçu oluşmayacaktır.”2 şeklinde karar vermiştir. Bu suçta görevli ve yetkili mahkeme suçun işlendiği yer ağır ceza mahkemesidir. (CMK m.12, 5235 sy. Kanun m.10-12) Sigorta dolandırıcılığı suçu haksız menfaatin elde edilmesiyle tamamlanacağından suçun işlendiği yer haksız menfaatin sağlandığı yer olarak kabul edilir. Yetkili mahkeme de yararın temin edildiği yer mahkemesi olduğu kabul edilmektedir.5   Av. Evin ÇİFTÇİ   Kaynakça 15237 sayılı Türk Ceza Kanunu 2YCGK 2017/665 E. 2020/506 K. 08.12.2020 3YCGK 2014/15-792 E. 2015/42 K. 10.03.2015 4Baran Doğan – ceza-hukuku/nitelikli-dolandiricilik-sucu-cezasi makalesi 5Uğur Aslan-SİGORTA DOLANDIRICILIĞI SUÇU-TBB Dergisi- http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2017-130-1656

SINIR DIŞI (DEPORT) ETME KARARINA İTİRAZ

  Sınır dışı etme kararı: Türkiye’de kalma hakkı bulunmayan yabancının; menşe ülkesine, transit gideceği ülkeye, Türkiye’ye gelmek üzere transit geçtiği ülkeye ya da başka bir üçüncü ülkeye gönderilmek üzere, ülkeden çıkarılması amacıyla alınan idari  bir karardır. AİHM’e göre yabancıların ülkeye girişleri, ülkede ikamet edişleri ve ülkeden çıkarılmalarına ilişkin konular doğrudan o ülkenin ulusal egemenlik yetkisine ilişkindir.   Sınır dışı etme kararı, göç idaresi genel müdürlüğünün talimatı ile veya valilik tarafından re’sen verilir. 6458 sayılı kanunun 54. Maddesi kapsamında aşağıda sayacağımız kişiler hakkında sınır dışı etme kararı alınabilir: a) 5237 sayılı Kanunun 59 uncu maddesi kapsamında sınır dışı edilmesi gerektiği değerlendirilenler, b) Terör örgütü yöneticisi, üyesi, destekleyicisi veya çıkar amaçlı suç örgütü yöneticisi, üyesi veya destekleyicisi olanlar, c) Türkiye’ye giriş, vize ve ikamet izinleri için yapılan işlemlerde gerçek dışı bilgi ve sahte belge kullananlar, ç) Türkiye’de bulunduğu süre zarfında geçimini meşru olmayan yollardan sağlayanlar, d) Kamu düzeni veya kamu güvenliği ya da kamu sağlığı açısından tehdit oluşturanlar, e) Vize veya vize muafiyeti süresini on günden fazla aşanlar veya vizesi iptal edilenler, f) İkamet izinleri iptal edilenler, g) İkamet izni bulunup da süresinin sona ermesinden itibaren kabul edilebilir gerekçesi olmadan ikamet izni süresini on günden fazla ihlal edenler, ğ) Çalışma izni olmadan çalıştığı tespit edilenler, h) Türkiye’ye yasal giriş veya Türkiye’den yasal çıkış hükümlerini ihlal edenler ya da bu hükümleri ihlale teşebbüs edenler, ı)Hakkında Türkiye’ye giriş yasağı bulunmasına rağmen Türkiye’ye geldiği tespit edilenler, i) Uluslararası koruma başvurusu reddedilen, uluslararası korumadan hariçte tutulan, başvurusu kabul edilemez olarak değerlendirilen, başvurusunu geri çeken, başvurusu geri çekilmiş sayılan, uluslararası koruma statüleri sona eren veya iptal edilenlerden haklarında verilen son karardan sonra bu Kanunun diğer hükümlerine göre Türkiye’de kalma hakkı bulunmayanlar, j) İkamet izni uzatma başvuruları reddedilenlerden, on gün içinde Türkiye’den çıkış yapmayanlar ve k)Uluslararası kurum ve kuruluşlar tarafından tanımlanan terör örgütleriyle ilişkili olduğu değerlendirilenler.    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) sınır dışı kararının uygulanması hâlinde yaşam hakkı ile kötü muamele yasağının ihlal edileceğine ilişkin şikâyetlerle ilgili ilkesel yaklaşımı özetle şöyledir : Bir yabancının sınır dışı edilmesi hâlinde kötü muameleye maruz kalacağına dair ciddi emareler bulunması durumunda taraf devletin Sözleşme kapsamında sorumluluğu ortaya çıkmaktadır. Sözleşme, işkence ve kötü muameleye maruz kalma riski bulunan ülkeye sınır dışı etmeme yükümlülüğünü içermektedir. AİHM, Sözleşme’nin 2. (yaşam hakkı) ve 3. maddelerinin (işkence ve kötü muamele yasağı) birlikte ihlal edildiğine ilişkin şikâyetlerde kural olarak işkence ve kötü muamelenin mutlak şekilde yasaklandığı gerçeğinden hareketle başvuruları 3. maddeyle sınırlı olarak incelemektedir. Bu kural geri gönderilen ülkede idam cezası uygulanacağı gibi doğrudan yaşam hakkının konusunu oluşturan şikâyetler bakımından geçerli değildir. AİHM, kötü muamele riski bulunan ülkeye sınır dışı etmeme yükümlülüğünün kamu düzeni veya kamu güvenliği bakımından risk oluşturanlar bakımından da geçerli olduğunun ve hatta uluslararası terörizm tehlikesinin bulunduğu hâllerde bile bu yükümlülüğe bir istisna getirilemeyeceğinin altını çizmektedir. AİHM, geri gönderilen ülkede kötü muamele riskinin varlığını haklı gösteren önemli gerekçelerin bulunması hâlinde bu iddiaların kapsamlı ve titiz (etkili) bir şekilde incelenmesi gerektiğine dikkat çekmektedir. Söz konusu incelemenin etkililiğinden bahsedebilmek için sınır dışı kararı uygulanmadan önce ilgili kişiye bağımsız bir mercie başvuruda bulunma imkânı sunulması ve inceleme sonuçlanıncaya kadar sınır dışı kararının uygulamasının kendiliğinden (otomatik olarak) durdurulmasının önemine vurgu yapmaktadır.3 AİHM’nin bu yaklaşımı doğrultusunda, valilik tarafından re’sen yapılacak bir araştırmayla Türkiye’de kalma hakkı bulunmayan yabancıların, sınır dışı edilmeden veya ülkeden gönderilmeden önce; Sınır dışı edilecekleri yahut gönderilecekleri yerde işkenceye, insanlık dışı ve yahut onur kırıcı ceza veya muameleye tabi tutulup tutulmayacağı, ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatının veya hürriyetinin tehdit altında bulunduğu değerlendirilenler,   tehlikelerle karşılaşılacağının anlaşıldığı ülkeye sınır dışı edilemez veya gönderilemez.   6458 sayılı Yasanın 54 üncü madde kapsamında olsalar dahi, aşağıdaki yabancılar hakkında sınır dışı etme kararı alınmaz: a) Sınır dışı edileceği ülkede ölüm cezasına, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye maruz kalacağı konusunda ciddi emare bulunanlar b) Ciddi sağlık sorunları, yaş ve hamilelik durumu nedeniyle seyahat etmesi riskli görülenler c) Hayati tehlike arz eden hastalıkları için tedavisi devam etmekte iken sınır dışı edileceği ülkede tedavi imkânı bulunmayanlar ç) Mağdur destek sürecinden yararlanmakta olan insan ticareti mağdurları d) Tedavileri tamamlanıncaya kadar, psikolojik, fiziksel veya cinsel şiddet mağdurları.   Bu değerlendirmeler, herkes için ayrı ayrı yapılır. Bu kişilerden, belli bir adreste ikamet etmeleri, istenilen şekil ve sürelerde bildirimde bulunmaları istenebilir.   Hakkında sınır dışı etme kararı verilen yabancı idari gözetim altına alınarak Geri Gönderme Merkezine gönderilebilir. İdari gözetim kararının kapsamı ve itiraz yolları hakkında bilgi almak için “İdari Gözetim Kararına İtiraz” başlıklı makaleye https://www.mechukuk.com/idari-gozetim-kararina-itiraz/adresinden ulaşabilirsiniz.   Sınır dışı etme kararı, gerekçeleriyle birlikte hakkında sınır dışı etme kararı alınan yabancıya veya yasal temsilcisine ya da avukatına tebliğ edilir. Hakkında sınır dışı etme kararı alınan yabancı, bir avukat tarafından temsil edilmiyorsa kendisi veya yasal temsilcisi, kararın sonucu, itiraz usulleri ve süreleri hakkında bilgilendirilir. Sınır dışı etme kararı bir idari işlem olduğundan yabancı veya yasal temsilcisi ya da avukatı, sınır dışı etme kararına karşı, kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde idare mahkemesine başvurabilir. Yetkili idare mahkemesi  sınır dışı etme kararını veren valiliğin bulunduğu ildeki idare mahkemesidir. Bu davaların davalı tarafı ise  sınır dışı etme kararını veren valiliktir.   6458 Sayılı Kanunun 53. maddesinin 3. fıkrasında, ” Yabancının rızası saklı kalmak kaydıyla, dava açma süresi içinde veya yargı yoluna başvurulması hâlinde yargılama sonuçlanıncaya kadar yabancı sınır dışı edilmez.” hükmü bulunmaktadır.  Dolayısıyla İdare, sınır dışı etme kararına karşı yargı yoluna gidildiği bilgisini edindiği andan itibaren sınır dışı etme işlemini durdurur. Bu hüküm gereğince sınır dışı etme kararına karşı idare mahkemesinde açılacak bir davada sınır dışı etme işlemi yargılama sonuçlanıncaya kadar duracağından bu davada ayrıca yürütmenin durdurulmasını talep etmeye  gerek bulunmamaktadır   Mahkemeye başvuran kişi, sınır dışı etme kararını veren makama da başvurusunu bildirir. Mahkemeye yapılan başvurular on beş gün içinde sonuçlandırılır. İdare mahkemesinin sınır dışı etme kararına karşı vereceği  karar ise  kesindir.   Av. Evin ÇİFTÇİ       KAYNAKÇA: YUKK YUKKUK Soering/Birleşik Krallık, B. No: 14038/88, 7/7/1989; Saadi/İtalya [BD], B. No: 37201/06, 28/2/2008; S.S./Belçika ve Yunanistan [BD], B. No: 30696/09, 21/1/2011; J.K. ve diğerleri/İsveç[BD], B. No: 59166/12, 23/8/2016; Ghorbanov ve diğerleri/Türkiye, B. No: 28127/09, 3/12/2013; Mamatkulov ve Aksarov/Türkiye [BD], B. No: 46827/99, 4/2/2005; Babajanov/Türkiye, B. No: 49867/08, 10/5/2016): .                  

İDARİ GÖZETİM KARARINA İTİRAZ

  İdari gözetim kararı ile idari gözetime alternatif yükümlükler,  haklarında sınır dışı etme kararı bulunan yabancılar hakkında sınır dışı etme kararına ek  olarak verilen kararlardır. İdari gözetim kararı ile idari gözetime alternatif yükümlülükler 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelikte düzenlenmiştir.   6458 Sayılı Kanunun 54. Maddesi kapsamında hakkında sınır dışı etme kararı verilen yabancılar, kolluk tarafından yakalanmaları hâlinde, haklarında karar verilmek üzere derhâl valiliğe bildirilir. Bu kişilerden, sınır dışı etme kararı alınması gerektiği değerlendirilenler hakkında, sınır dışı etme kararı valilik tarafından alınır. Haklarında sınır dışı etme kararı alınan  yabancılardan;   -Kaçma ve kaybolma riski bulunan, -Türkiye’ye giriş veya çıkış kurallarını ihlal eden, -Sahte ya da asılsız belge kullanan, -Kabul edilebilir bir mazereti olmaksızın Türkiye’den çıkmaları için tanınan sürede çıkmayan, -Kamu düzeni, kamu güvenliği veya kamu sağlığı açısından tehdit oluşturan  yabancılar hakkında geri gönderme merkezlerinde  gözetim altına alınmak üzere valilik tarafından idari gözetim kararı verilir. İdari gözetim kararı verilmeyen yabancılar hakkında valilik tarafından  idari gözetime alternatif yükümlülükler getirilebilir.   Hakkında idari gözetim kararı verilen yabancı, kolluk tarafından en geç kırk sekiz saat içinde Geri Gönderme Merkezine götürülmelidir. Geri Gönderme Merkezinde geçirilecek süre altı ayı geçemez. Bu süre, yabancının iş birliği yapmaması veya ülkesiyle ilgili doğru bilgi ve belgeleri vermemesi sebebiyle sınır dışı işlemlerinin tamamlanamaması durumunda en fazla altı ay daha uzatılabilir.   İdari gözetim kararı her ay düzenli olarak valilik tarafından gözden geçirilir. İdare gerek gördüğü takdirde  bu bir aylık süreyi beklemek zorunda değildir. Valilik tarafından idari gözetim kararının devamına gerek görülmezse idari gözetim kararı derhal sonlandırılır. Bu durumda bu yabancılara  6458 Sayılı Kanunun 57/A maddesi gereğince; belirli adreste ikamet etme, bildirimde bulunma,  aile temelli geri dönüş, geri dönüş danışmanlığı, kamu yararına hizmetlerde gönüllülük esasıyla görev alma, teminat,  elektronik izleme gibi  idari gözetime alternatif yükümlülüklerden bir veya birkaçı getirilebilir.   Bu kararların tamamı yabancıya veya yasal temsilcisine ya da avukatına tebliğ edilir. Bu kişiler idari gözetim kararının kaldırılması amacıyla kararı veren valiliğin bulunduğu yerdeki Sulh Ceza Hakimliğine başvuruda bulunabilir. Yapılan  başvuru idari gözetimi durdurmaz. Sulh Ceza Hakimliği itiraz konusu karara karşı yapılan başvuruyu beş gün içerisinde sonuçlandırır. Sulh Ceza Hakiminin vereceği karar kesindir.  Öte yandan idari gözetim altına alınan yabancı veya yasal temsilcisi ya da avukatı, idari gözetim şartlarının değiştiği veya ortadan kalktığı iddiasıyla  idari gözetim kararının kaldırılması amacıyla yeniden Sulh Ceza Hakimliğine başvuruda bulunabilir.   Bununla birlikte idari gözetim kararı sınır dışı etme kararı ile birlikte verildiğinden sınır dışı etme kararına karşı idare mahkemesinde dava açmak önem arz etmektedir. Zira  6458 Sayılı Kanunun 53. maddesinin 3. fıkrasında, “Yabancı veya yasal temsilcisi ya da avukatı, sınır dışı etme kararına karşı, kararın tebliğinden itibaren 7 gün içinde idare mahkemesine başvurabilir. Mahkemeye başvuran kişi, sınır dışı etme kararını veren makama da başvurusunu bildirir. Mahkemeye yapılan başvurular on beş gün içinde sonuçlandırılır. Mahkemenin bu konuda vermiş olduğu karar kesindir. Yabancının rızası saklı kalmak kaydıyla, dava açma süresi içinde veya yargı yoluna başvurulması hâlinde yargılama sonuçlanıncaya kadar yabancı sınır dışı edilmez.” hükmü bulunmaktadır.  Bu hüküm gereğince sınır dışı etme kararına karşı idare mahkemesinde açılacak bir davada sınır  dışı etme işlemi duracağından bu davada yürütmenin durdurulmasını talep etmeye dahi gerek bulunmamaktadır.   Dolayısıyla İdare, sınır dışı etme kararına karşı yargı yoluna gidildiği bilgisini edindiği andan itibaren sınır dışı etme işlemini durdurur. Sınır dışı işlemi tesis edilemeyeceğinden idari gözetimin de sonlandırılması gerekmektedir.   Nitekim Kocaeli 2. Sulh Ceza Hakimliği, 6 Mart 2015 tarihli bir kararında, alınan idari gözetim kararının valilik kararı ile 02.03.2015 tarihinde uzatılması üzerine,  başvurucunun idari gözetim altında kaldığı sürenin makul sürenin üzerinde olduğuna ve başvurucunun idari yargıda sınır dışı işlemine karşı davası bulunduğundan başvuru tarihine kadar sınır dışı işleminin tamamlanmadığı  anlaşıldığından idari gözetimin sonlandırılmasına ve sınır dışı işlemi derhal yapılamıyorsa yabancının  salıverilmesine karar vermiştir.3   Görüleceği üzere, hakkında sınır dışı etme kararı bulunan yabancı hakkında sınır dışı etme kararıyla birlikte verilen idari gözetim kararının kaldırılması için  Sulh Ceza Hakimliğine bu yönde başvuru yapılması ve  sınır dışı işlemlerinin durdurulması amacıyla İdare Mahkemesinde dava açılması yabancının yararına olacaktır.   Av. Evin ÇİFTÇİ       KAYNAKÇA: YUKK YUKKUK https://www.akademikhukuk.org/idari-gozetim-kararina-itiraz/      

GÖÇMEN ÇOCUKLARIN KORUNMASI

  Son yıllarda küresel ölçekte artan çatışmalar, ekonomik krizler, iklim değişikliğinin yol açtığı çevresel yıkımlar ve siyasi istikrarsızlık, uluslararası göçün yoğun bir biçimde yaşanmasına neden olmaktadır. Bu süreçten en fazla etkilenen grupların başında ise çocuklar gelmektedir. Göçmen çocuklar; fiziksel, psikolojik ve hukuki açıdan kırılganlıkları nedeniyle risklere diğer gruplardan çok daha açık olup yolculuk sürecinde insan ticareti, sömürü, istismar, çocuk işçiliği, göç nedeniyle alıkonulma, psikolojik travmalar ve ölüm gibi ağır tehditlerle karşı karşıyadır. Yine refakatsiz çocuklar uluslararası toplum tarafından en kırılgan göçmen gruplarındandır. Bu çocukların kimlik tespiti, yasal temsil sağlanması, uygun barınma ve koruyucu aile sistemlerine erişimi, uluslararası yükümlülüklerin önemli bir parçasıdır Düzensiz göç nedeniyle çocukların yasal koruma altında bulunmaması sebebiyle yasal bir kimliğinin olmaması temel kamu hizmetlerine erişimin önünde en büyük engellerden. Göçmen çocuklar göç sonucu vardıkları ülkelerde; dil bilmemeleri, okul bulamamaları, varış ülkesinin eğitim sistemine adapte olamamaları gibi sebeplerle eğitim hakkına erişememektedirler. Yine devletlerin son yıllardaki yaygın politikalarının sonucu olarak sağlık hakkının bir insan hakkı olarak ele alınmaktan ziyade göçle mücadelede araç olarak kullanılması2 sonucunda göçmen çocuklar sağlık hizmetlerine de erişmemekte. Göçmen çocuklar gittikleri ülkelerde ayrımcılığa maruz kalmakta ve savaş, göç yolcuğu, varış ülkesindeki entegrasyon gibi sebeplerle psikolojik olarak çeşitli travmalar yaşamaktadırlar. Göçmen çocukların temel haklarının korunması ve güvence altına alınması için birçok uluslararası belge bulunmaktadır. Bunların başında gelen 1989 tarihli Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, çocuk haklarının uluslararası düzeyde en ayrıntılı şekilde düzenlemekte ve ayrımcılık yapmama, çocuğun üstün yararı, yaşama-gelişme hakkı ve katılım hakkı ilkelerini tüm çocuklar için güvence altına almaktadır. Sözleşme, düzenli veya düzensiz yasal statüsü ne olursa olsun tüm çocukların aynı haklara sahip olduğunu açıkça belirtir. Bu bağlamda Sözleşmenin 22. maddesi,  “ Taraf Devletler, ister tek başına olsun isterse ana babası veya herhangi bir başka kimse ile birlikte bulunsun, mülteci statüsü kazanmaya çalışan ya da uluslararası veya iç hukuk kural ve usulleri uyarınca mülteci sayılan bir çocuğun, bu Sözleşmede ve insan haklarına veya insani konulara ilişkin ve söz konusu Devletlerin taraf oldukları diğer Uluslararası sözleşmelerde tanınan ve bu duruma uygulanabilir nitelikte bulunan hakları kullanması amacıyla koruma ve insani yardımdan yararlanması için gerekli bütün önlemleri alırlar. 2. Bu nedenle, Taraf Devletler, uygun gördükleri ölçüde, Birleşmiş Milletler Teşkilatı ve onunla işbirliği yapan hükümetlerarası ve hükümet dışı yetkili başka kuruluşlarla bu durumda olan bir çocuğu korumak, ona yardım etmek, herhangi bir mülteci çocuğun ailesi ile yeniden bir araya gelebilmesi için ana-babası veya ailesinin başka üyeleri hakkında bilgi toplamak amacıyla işbirliğinde bulunurlar. Herhangi bir nedenle kendi aile çevresinden sürekli ya da geçici olarak ayrı düşmüş bir çocuğa bu Sözleşmeye göre tanınan koruma, aynı esaslar içinde, ana-babası ya da ailesinin başkaca üyelerinden hiçbirisi bulunamayan çocuğa da tanınacaktır.” şeklinde düzenlenmiştir. Uluslararası belgelerde göçmen çocuklar için özel koruma önlemleri öngörülmüştür. Çocuklarda kimlik tespiti, çocuğun korunması sürecinin ilk adımlarından biridir. Bir kimliğe ve vatandaşlığa sahip olmak her çocuğun hakkı ve çocuk korumanın da asli unsurudur. Bu suretle çocuğun yararının devletçe takip edilmesi ve temel haklarını koruyacak hizmetlerden yararlanması mümkün olabilecektir. Bu nedenle Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (md.7 ve md.8), her çocuğun doğumdan hemen sonra nüfus kütüğüne kaydedilmesi ve isim, vatandaşlık, anne-babasını bilme (soybağı) ve onlar tarafından bakılma hakkının tanınmasını ister. 4 BM Çocuk Hakları Komitesi; kimlik sahibi olmamanın, çocuğu eğitim ve sağlık haklarından yaralanamaz hale getirdiğine dikkat çekerek, bunun ayrımcılık yasağı ve çocuğun yararı ilkeleri ile çeliştiği görüşündedir. Komite, Belçika ile ilgili sonuç gözlemlerinde bu durumu şöyle dile getirir: “Komite mülteci statüsü için yaptıkları başvuru reddedilen, ancak 18 yaşına gelinceye kadar ülkede kalabilecek olan çocukların kimliklerinden yoksun bırakılmaları, sağlık ve eğitim dahil çeşitli haklardan tam olarak yararlandırılmamaları konusunda endişelidir. Komite’nin görüşüne göre, böyle bir durumun Sözleşme’nin 2. ve 3. maddeleri ile bağdaşırlığı kuşkuludur.” (Belçika ‹RSG, Add.38, parag. 9) Komite Danimarka’nın sağlık ve eğitim haklarını gerekli hukuki korumadan yoksun olması sebebiyle fiilen sağlamasını da yeterli bulmamıştır.4 Bu kapsamda göçmen çocukların korunmasında atılacak en önemli adım yasal statülerinin netleştirilmesi ve yasal statüsü net olmayan çocukların hızlıca kayıt altına alınmasının  sağlanmasıdır. Refakatsiz gelen çocukların güvenli bir şekilde barınmaları ve destek almaları sağlanmalıdır. Ayrıca refakatsiz çocukların korunması konusunda kapasite artırılmalı ve uzman personel eksikliği giderilmelidir. Çocuklara yönelik psikososyal destek hizmetleri sunulmalı ve bu hizmetlerin çocukların kendi dillerinde olmasına özen gösterilmelidir. Yine eğitim ve sağlık hizmetleri dil desteğiyle desteklenmeli, çocukların   hem kendi dillerinde hem de bulundukları ülkenin dilinde eğitim alması sağlanmalıdır. Göçmen çocukların entegrasyonunu sağlayabilmek amacıyla varış ülkesindeki  farkındalık artırılmalı ve göçmen çocuklara yönelik ayrımcılıkla mücadele edilmelidir. Ayrıca göçmen çocuklara yönelik düzenli olarak veri toplanmalı ve bu veriler devletlerin göçmenlere yönelik politikalarında kullanılmalıdır. Sığınmacıların ırk, din, milliyet, belli bir sosyal gruba veya politik görüşe mensubiyetlerine dayalı muhtemel zulüm tehlikesi ile karşılaşacakları ülkelere gönderilmesini engelleyen geri gönderilmeme ilkesi çocuklar için kayıtsız şartsız uygulanmalıdır. Sonuç olarak; çocuk hakları evrenseldir ve her çocuk, hangi statüde olursa olsun korunmalıdır. Göçmen çocuklar, içinde bulundukları kırılgan durum nedeniyle daha fazla korunma ihtiyacı taşır. Göçmen çocukların göç krizi sebebiyle mücadele edilmesi gereken kişiler olduğu algısı ile politik söylemlere konu edilmesi yerine bu çocukların göç sebebiyle mağdur olduğu unutulmamalıdır. Av. Evin ÇİFTÇİ     KAYNAKÇA:   Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (1989). 1951 Mültecilerin Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi ve 1967 Protokolü. Sağlık Hakkı Perspektifinde Avrupa’da Yaşayan Düzensiz Göçmenlerin Sağlık Hizmetlerine Erişimi Göçle Türkiye’ye Gelen Çocukların Korunmasına Dair Mevzuat Rehberi UNHCR, Guidelines on International Protection: Child Asylum Claims, 2009. UNICEF, Child Rights in the Context of Migration and Displacement, çeşitli raporlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları (Mubilanzila Mayeka ve Kaniki Mitunga / Belçika; Popov / Fransa) OHCHR, Principles and Guidelines on Human Rights at International Borders, 2014.          

GEÇİCİ KORUMA STATÜSÜNÜN SONLANDIRILMASI

Geçici koruma; kitleler halinde sınırlarımıza gelen kişilere acil koruma sağlamak ve bu kişileri bir an evvel güvenli bir ortama yerleştirmek amacıyla geliştirilmiş, bu kişilerin ancak uluslararası koruma ile sağlanabilecek olan ihtiyaçlarını bireysel olarak değil fakat grup olarak ele alan bir koruma türüdür. Türk Hukukunda Geçici Koruma Statüsü; Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunun 91. maddesine göre ülkesinden ayrılmaya zorlanmış, ayrıldığı ülkeye geri dönemeyen, acil ve geçici koruma bulmak amacıyla kitlesel olarak sınırlarımıza gelen veya sınırlarımızı geçen yabancılara sağlanan destektir. Bu bağlamda Geçici Koruma Yönetmeliğinde genel şartlar altında belirtildiği üzere kitlesel akınlar esnasında kitleler halinde ya da bireysel olarak gelen kişilere geçici koruma verilebilir . Dikkat edileceği üzere bireysel olarak sınırlarımıza gelen kişilere verilen geçici koruma statüsü; mülteci, şartlı mülteci ve ikincil koruma gibi bireysel uluslararası koruma statülerinden farklı bir yapıya sahiptir. Uluslararası camiada da geçici korumanın mülteci statüsüne alternatif yaratmadığı, aksine mülteci statüsünü tamamladığı, onun boşluklarını doldurduğu kabul edilmektedir. 1 Özellikle 2011 yılından bu yana Suriye’de süre gelen iç karışıklıklar sebebiyle sınırlarımıza gelen ve halen de gelmeye devam eden Suriye vatandaşlarına geçici koruma statüsü verilmiştir. Geçici korumadan faydalanabilmek için öncelikle ilgili kişi ülkesinden ayrılmaya zorlanmış olmalı ve ülkesine geri dönememelidir. Kişi acil ve geçici koruma bulmak amacıyla Türkiye’ye gelmiş olmalıdır. Kişi ya kitlesel akın ile birlikte yani benzer durumdaki başka kişiler ile birlikte toplu olarak ya da kitlesel olay nedeniyle bireysel olarak Türkiye’ye gelmelidir. Kanun koyucu burada kişilerin sınırlarımıza geliş şeklinden çok nedenine odaklanmış ve kitlesel olaylar nedeniyle sınırlarımıza gelen kitleler ile bireyleri aynı statüye tabi tutmayı uygun bulmuştur. Geçici korumadan faydalanmanın son şartı ise Bakanlar Kurulu tarafından geçici koruma kararı alınmış olmasıdır. 1 Bu şartları taşıyıp geçici korumadan faydalanabilecek olan yabancıların Türkiye’ye kabulü, geçici koruma sahiplerinin hak ve yükümlülükleri ile korumanın sona ermesine dair detaylı düzenleme ise 2014 yılında Geçici Koruma Yönetmeliği ile yapılmıştır. Bu yazımızda yönetmelik kapsamında geçici koruma statüsünün sonlandırılması üzerinde durulmuştur. Geçici koruma statüsü; kişinin gönüllü olarak ülkesine dönmesi, geçici koruma statüsünün başka bir statüye dönüştürülmesi, Yönetmeliğin 11. Maddesi uyarınca Geçici koruma uygulamasına kitlesel olarak son verilmesi, Yönetmeliğin 15. Maddesi uyarınca milli güvenliği, kamu düzenini, kamu güvenliğini veya kamu sağlığını tehdit edebilecek şartların oluşması durumlarında sona erebilir. Bununla beraber geçici koruma statüsü Yönetmeliğin 8. ve 12. maddeleri kapsamında da sonlandırılabilmektedir. Geçici Koruma Yönetmeliğinin 12. maddesi geçici korumanın bireysel olarak sona ermesi veya iptali hallerini düzenlemiştir. Buna göre: (1) Geçici korunanların; a) Kendi isteğiyle Türkiye’den ayrılması, b) Üçüncü bir ülkenin korumasından faydalanması, c) Üçüncü bir ülkeye insani nedenler veya yeniden yerleştirme kapsamında kabul edilmesi ya da üçüncü bir ülkeye çıkış yapması, ç) Ölmesi, d) Kanunda yer alan diğer yasal kalış türlerinden birisi ile kalış hakkı kazanması, e) Türk vatandaşlığını kazanması, hallerinde geçici koruma bireysel olarak sona erer. (2) 8 inci maddenin birinci fıkrası kapsamında yer alanların geçici korumanın kapsamı dışında tutulması gerektiğinin sonradan anlaşılması halinde geçici koruma, Genel Müdürlük veya valilikler tarafından iptal edilir. (3) Mazeretsiz olarak bildirim yükümlülüğünü üç defa üst üste yerine getirmeyenlerin “geçici korumaları Valilik tarafından iptal edilir. Bu maddenin uygulanmasında 13. madde hükümleri uygulanır. Kanaatimizce yönetmeliğin geçici korumanın bireysel olarak sona ermesi hallerinden “Mazeretsiz olarak bildirim yükümlülüğünü üç defa üst üste yerine getirmeme” gibi nedenler geçici koruma statüsünün doğasıyla bağdaşmamaktadır. Nitekim geçici koruma statüsü, kitleler halinde sınırlarımıza gelen kişilere acil koruma sağlamak ve bu kişileri bir an evvel güvenli bir ortama yerleştirmek amacıyla getirilmiş olup uluslararası koruma statülerinden farklı bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla uluslararası koruma statülerinde öngörülmüş olan bu gibi yükümlüklerin geçici koruma statüsü kapsamında da uygulanması bu statünün doğasıyla bağdaşmamaktadır. Geçici Koruma Yönetmeliği m. 8’de ise kimlere geçici koruma verilemeyeceği düzenlenmiştir. Buna göre: a) Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair 1967 Protokolüyle değişik 28/7/1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşmenin 1 inci maddesinin (F) fıkrasında belirtilen fiillerden suçlu olduğuna dair ciddi kanaat bulunanlar. b) Türkiye dışında hangi saikle olursa olsun zalimce eylemler yaptığını düşündürecek nedenleri bulunanlar. c) Bu fıkranın (a) ve (b) bentlerinde belirtilen suç ya da fiillerin işlenmesine iştirak eden veya bu fiillerin işlenmesini tahrik edenler. ç) Ülkesinde silahlı çatışmaya katılmış olduğu halde bu faaliyetlerini kalıcı olarak sonlandırmayanlar. d) Terör eylemlerinde bulunduğu veya planladığı ya da bu eylemlere iştirak ettiği tespit edilenler. e) Ciddi bir suçtan mahkûm olarak topluma karşı tehdit oluşturabileceği değerlendirilenler ile milli güvenlik, kamu düzeni veya kamu güvenliği açısından tehlike oluşturduğu değerlendirilenler. f) Türkiye’de işlenmesi hâlinde hapis cezası verilmesini gerektiren suç veya suçları daha önce işleyen ve bu suçun cezasını çekmemek için menşe veya ikamet ülkesini terk edenler. g) Uluslararası mahkemelerce hakkında insanlık suçu işlediğine dair karar verilmiş kişiler. ğ) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun Dördüncü Kısım Yedinci Bölümünde yer alan suçlardan birini işleyenler geçici korumadan yararlanamaz ve bu kişilere geçici koruma verilmiş ise dahi bu karar iptal edilir. İlgili maddede yer alan iptal sebepleri sınırlı sayıda olup idarenin bu konuda yeni sebepler üretmesi veya kıyas yapması mümkün değildir. Geçici koruma statüsünün sonlandırılmasına dair kararlar Geçici Koruma Yönetmeliğinin sekizinci maddesine göre Genel Müdürlük tarafından alınır ve ilgili yabancıya bildirilir. Yönetmeliğin genel müdürlükten kastının “Göç İdaresi Genel Müdürlüğü” olduğu yine Yönetmeliğin tanımlar başlıklı 3. maddesinde açıklanmıştır. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü bu yetkisini, kısmen veya tamamen valiliklere devredebilir. Yukarıda açıkladığımız sebeplerle ilgili idare tarafından yabancının geçici koruma statüsü sonlandırılabilmektedir. Geçici koruma statüsünün sona ermesine ilişkin kararın, yabancının anlayacağı dilde tercümesi yapılarak yabancıya tebliğ edilmesi gerekmektedir. Bu karar üzerine geçici koruma statüsü sonlandırılan yabancının, kararın kendisine tebliğinden itibaren 30 gün içerisinde işlemi tesis eden kurumun bulunduğu yer (çoğunlukla kararı veren valiliğin bulunduğu yer) idare mahkemesinde dava açma hakkı bulunmaktadır. Av. Evin ÇİFTÇİ   KAYNAKÇA: 1:Public And Private International Law Bulletin, Volume: 37, Issue: 2, 141–169 141 Mhb, Cilt: 37, Sayı: 2, 141–169. Türk Hukukunda Geçici Korumadan Yararlananların Sınır Dışı Edilmesi Expulsıon Of Temporary Protectıon Benefıcıarıes Under Turkısh Law Araş. Gör. Dr./Res. Asst., Phd. Ayşe Yasemin Aydoğmuş 2: YUKK 3: Geçici Koruma Yönetmeliği

CEZA MUHAKEMESİ HUKUKUNDA TANIKLIK

  TANIKLIK: Kişinin beş duyu organıyla daha öncesinden  yaşanmış bir olayı mahkeme huzurunda anlatmasıdır. Yargıtay’ın benimsediği görüşe göre kolluk veya Savcılık önünde verilen beyanlar tanık beyanı değildir, yalnızca mahkeme huzurunda verilen beyan tanık beyanı niteliğindedir. TCK 6. Maddesinde “ Kamu görevlisi deyiminden; kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi,” denilmektedir. Buna göre ; tanığın mahkeme huzurunda gerçekleştirmiş olduğu iş kamusal faaliyet kapsamında değerlendirildiğinden, tanık aynı zamanda kamu görevlisidir. ÖZEL DURUMLAR: CMK madde 236’da “ Mağdurun tanık olarak dinlenmesi halinde, yemin hariç, tanıklığa ilişkin hükümler uygulanır” denilmektedir. Dolayısıyla mağdurun tanık olarak dinlenmesi halinde yemin hariç, tanıklığa ilişkin hükümler uygulanmalıdır. Akıl hastası dahi tanık olarak dinlenebilir. Bu durumda tanık beyanının delil değeri tanığın durumuna göre değerlendirilir. TANIKLARIN ÇAĞRILMASI: CMK’nın 43. Maddesi” (1) Tanıklar çağrı kâğıdı ile çağrılır. Çağrı kâğıdında gelmemenin sonuçları bildirilir. Tutuklu işlerde tanıklar için zorla getirme kararı verilebilir. Karar yazısında bu yoldan getirilmenin nedenleri gösterilir ve bunlara çağrı kâğıdı ile gelen tanıklar hakkındaki işlem uygulanır. (2) Bu çağrı telefon, telgraf, faks, elektronik posta gibi araçlardan yararlanılmak suretiyle de yapılabilir. Ancak, çağrı kâğıdına bağlanan sonuçlar, bu durumda uygulanmaz. (3) Mahkeme, duruşmanın devamı sırasında hemen dinlenilmesi gerekli görülen tanıkların belirteceği gün ve saatte hazır bulundurulmasını görevlilere yazılı olarak emredebilir. (4) Cumhurbaşkanı kendi takdiri ile tanıklıktan çekinebilir. Tanıklık yapmayı istemesi halinde beyanı konutunda alınabilir ya da yazılı olarak gönderebilir. (5) Bu Madde hükümleri, kişinin ancak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme önünde tanık olarak dinlenmesi halinde uygulanabilir.” diyerek tanıkların çağrılma usulünü ayrıntılı bir şekilde açıklamıştır. Buna göre; tanıklar çağrı kâğıdı ile çağrılır. Tutuklu işlerde tanığa çağrı kâğıdı gönderilmeden tanık hakkında zorla getirme kararı verilebilir. Tutuklu bir iş söz konusu değilse davetiye çıkartılmadan tanık hakkında ne mahkemenin ne de savcılığın zorla getirme kararı verme gibi bir yetkisi vardır. Telefon, telgraf, faks, elektronik posta gibi araçlardan yararlanılmak suretiyle yapılan çağrılarda, çağrı kâğıdına bağlanan sonuçlar uygulanmaz. Mahkeme duruşmanın devamı sırasında da dahi tanığın hazır bulundurulmasını görevlilere yazılı olarak emredebilir. Sık rastlanmayan bu duruma kamuoyunda Ergenekon ve Balyoz davalarında tanıklar duruşma esnasında yazılı emirle görevlilerce hazır bulundurulmuşlardır. Fakat bu emre sadece kovuşturma aşamasında başvurulabilir. ÇAĞRIYA UYMAYAN TANIKLAR: CMK’nın 44. Maddesi “(1) Usulüne uygun olarak çağrılıp da mazeretini bildirmeksizin gelmeyen tanıklar zorla getirilir ve gelmemelerinin sebep olduğu giderler takdir edilerek, kamu alacaklarının tahsili usulüne göre ödettirilir. Zorla getirilen tanık evvelce gelmemesini haklı gösterecek sebepleri sonradan bildirirse aleyhine hükmedilen giderler kaldırılır. (2) Fiilî hizmette bulunan askerler hakkındaki zorla getirme kararı askerî makamlar aracılığıyla infaz olunur.” diyerek çağrıya uymayan tanıklar hakkında uygulanacak yaptırımların neler olduğunu ifade etmiştir. TANIKLIKTAN ÇEKİNME: CMK’nın 45. Maddesi “ (1) Aşağıdaki kimseler tanıklıktan çekinebilir: a) Şüpheli veya sanığın nişanlısı. b) Evlilik bağı kalmasa bile şüpheli veya sanığın eşi. c) Şüpheli veya sanığın kan hısımlığından veya kayın hısımlığından üstsoy veya altsoyu. d) Şüpheli veya sanığın üçüncü derece dahil kan veya ikinci derece dahil kayın hısımları. e) Şüpheli veya sanıkla aralarında evlâtlık bağı bulunanlar. (2) Yaş küçüklüğü, akıl hastalığı veya akıl zayıflığı nedeniyle tanıklıktan çekinmenin önemini anlayabilecek durumda olmayanlar, kanunî temsilcilerinin rızalarıyla tanık olarak dinlenebilirler. Kanunî temsilci şüpheli veya sanık ise, bu kişilerin çekinmeleri konusunda karar veremez. (3) Tanıklıktan çekinebilecek olan kimselere, dinlenmeden önce tanıklıktan çekinebilecekleri bildirilir. Bu kimseler, dinlenirken de her zaman tanıklıktan çekinebilirler.” demektedir. Buna göre; tanık hem kovuşturma hem de soruşturma aşamasında tanıklıktan çekinebilir. Tanık CMK madde 51’de geçen “45 inci Madde gereğince tanıklıktan çekinebileceklere yemin verip vermemek hâkim veya mahkemenin takdirine bağlıdır. Ancak, tanık yemin etmekten çekinebilir. Bu hususun kendisine bildirilmesi gereklidir.” şeklindeki ifadeye  göre yemin etmekten çekinebilir. Taraflar arasındaki evlenme niyetinin varlığına ilişkin olgulara göre nişanlılığın varlığı anlaşılabilir.             YARGITAY CEZA GENEL KURULU E. 2013/1-251 K. 2013/454 12.11.2013 tarihli kararında “Tanık, kendisine karşı yürütülmeyen bir ceza soruşturmasında, olay hakkında beş duyusu ile edindiği algılamaları ifadesiyle açığa vuran kişidir. Herkes tanık olma ehliyetine sahip olduğundan çocuklar ve akıl hastalarının da tanıklığına başvurabilecektir. Ancak tanığın anlatımlarına itibar edilip edilmeyeceği yargılama makamının takdirindedir. Ceza muhakemesinde, tanık dinlemeye yetkili makam soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı, kovuşturma evresinde ise, mahkeme, naip hakim veya istinabe olunan hakimdir. Tanıklık, kamu hukukundan doğan toplumsal bir ödevdir. Bu nedenle tanığın, hukuka uygun olarak yapılan davet üzerine adli makamlar önüne gelmek, bildiklerini doğru olarak anlatmak ve yemin etme ödevi bulunmaktadır. Bununla birlikte ceza muhakemesinde tanığa bazı haklar da tanınmıştır. Tanığın; tanıklıktan çekinme, kendisi ve yakınları aleyhine açıklamada bulunmaktan çekinme, haklarını öğrenme, korunma, tazminat ve masraflarını isteme hakkı vardır. Tanığı dinleyecek olan makam tarafından önce tanığın kimliği ve güvenirliği belirlenmelidir. Bu amaca yönelik olarak tanığın adı, soyadı, yaşı, işi, yerleşim yeri, işyeri, geçici olarak oturduğu yerin adresi, varsa telefon numaraları, şüpheli, sanık veya mağdurla olan ilişkisine dair sorular yöneltilecektir. Bu şekilde tanığın kimliği, olayın tarafları ile olan ilişkisi ve güvenirliğine ilişkin bilgiler alındıktan sonra tanığa hakları hatırlatılmalı, bu hatırlatma yapıldıktan sonra da tanıklık görevinin önemi ve uyması gereken kurallar anlatılmalıdır. Tanık, şüpheli ve sanıkla aralarındaki yakınlık nedeniyle tanıklıktan çekinebileceğine ilişkin olan CMK’nun 45. maddesine göre, şüpheli ve sanığın nişanlısı, evlilik bağı kalmasa bile eşi, kan hısımlığından veya kayın hısımlığından üstsoy veya altsoyu, üçüncü derece dahil kan veya ikinci derece dahil kayın hısımları, aralarında evlatlık bağı bulunanlar tanıklıktan çekinebilecektir Yaş küçüklüğü, akıl hastalığı ve akıl zayıflığı nedeniyle tanıklıktan çekinmenin önemini anlayabilecek durumda olmayanlar, kanuni temsilcilerinin rızasıyla, tanık olarak dinlenebilecek, kanuni temsilci, şüpheli veya sanık ise bu kişilerin çekinmesi konusunda karar veremeyecektir. Bu durumda kimin tanığın tanıklıktan çekinme hakkı konusunda karar vereceği kanunda gösterilmemiştir. Ancak yaş küçüklüğü durumunda çocuğun anne ve babasından birisi şüpheli ve sanık ise diğerinin rızasıyla çocuk tanık olarak dinlenebilir. Tanıklıktan çekinme hakları olan kimselere, bu hakları dinlemeye başlamadan önce hatırlatılmalı, bu hakları kullanıp kullanmayacakları hususu sorulup, keyfiyet tutanağa yazılmalıdır. Tanıklıktan çekinme hakkı bulunan bir kimsenin bu hakkının kendisine hatırlatılması zorunlu olduğundan, bu hak hatırlatılmadan dinlenilmesi halinde beyanlarının delil olarak değerlendirilmesi de artık mümkün değildir.”şeklinde karar vererek tanıklık hususunu ayrıntılı bir şekilde açıklamıştır. MESLEK VE SÜREKLİ UĞRAŞILARI SEBEBİYLE TANIKLIKTAN ÇEKİNME: CMK’nın 46. Maddesi  “(1) Meslekleri ve sürekli uğraşıları sebebiyle tanıklıktan çekinebilecekler ile çekinme konu ve koşulları şunlardır: a) Avukatlar veya stajyerleri veya yardımcılarının, bu sıfatları dolayısıyla veya yüklendikleri yargı görevi sebebiyle öğrendikleri bilgiler. b) Hekimler, diş hekimleri, eczacılar, ebeler ve bunların yardımcıları ve diğer bütün tıp meslek veya sanatları mensuplarının, bu sıfatları dolayısıyla hastaları ve

×

Merhaba! Randevu ve diğer talepleriniz için iletişime geçebilirsiniz.

× Whatsapp Destek